10.01.2009

OFF THE CHILDREN OF GAZA

Bir televizyon ekranı. Beyaz, saydam, saydamlığı ölçüsünde gerçek, hatta o denli bir gerçeklik ki yansıyan saydam ve beyaz ekrandan, sanki bir miktar da efsun geliyor yerleşiyor, bir tutam sihir tozu kaplıyor anlatıcının suretini.

Ama biliyoruz ki o makyaj; yayına çıkmadan dakikalar önce yapıldı.

Anlatıyor, dinleyelim o halde; ekranda ne olduğunu da görsün gözlerimiz. Gazze ağlıyor, İsrail yine saldırdı, BM yardımı durdurdu, ABD sivillere dikkat edilmesini istedi, Hastanelerde elektrik yok. Okullar, camiler vuruluyor… Hamas ateşkes adil değil dedi, Türkiye arabuluculuğa soyundu, Refah kapısı kapalı, hastanelerde elektrik yok…

Başımızın üzerinde kutsal haleler, haberciliğin sunucu üzerindeki dayanılmaz ağırlığı, o haleler, ışık çemberleri tanımlıyor sözcüklerimizi. Sözcükler öntanımlı, burada kullanılan habercilik sözcükleri… Saydam beyaz ekranın her şeyi gerçek kılma gücüne duyduğumuz korkulu saygıda cisimleşen hiçbir şey olamama, kendine ait hiçbir şey diyememe hali…

Hamas suçlu diyememenin dayanılmaz ezikliği, İsrail’in yaptığını savunmuyorum demek zorunda olma kaygısı, televizyonlarını yeni açan izleyiciler için durulan yeri yeniden yeniden hatırlatma zorunluluğu, ya da çizelim baştan başlayalım tek cümleyle: kendini sürüden ayırmak isteyen koyun olmamanın iç gıcıklayıcı ve sıkıntı dolu, ama her şeye rağmen masturbatif hafifliği…

Yoksa ipe gideriz, katran ve tüy getirirler; İstanbul, New York, Kahire, Tahran, Berlin, Amsterdam’dakiler, on binler, daha da fazlası…

İnsanlığı ve haberciliği tanımlayan aynı kutsal hale, o hale içinde debelenmelerin tadına doyum olmuyor için belki de şeytanın avukatlığına soyunurken bile şeytanı güldürecek ölçüde sakilliğimiz. O kutsal hale içinde tanımlı sözcüklerden oluşan kaleler…

Sivil ölümlere karşı çıkmak insan olmanın gereği, sormadan, sorgulamadan; bu, insanlık sürüsünün içine dahil olmuş olmanın kıçımızı kurtaran sevincinden başka bir şey değil mi yoksa? Kısa kesersek ilk cümleden uzayan bitimsiz iplikleri; İsrail’i kınamak da insan olmanın gereği. O kınama, kıçımızı kurtaran ve bizi belki de bir an çıkmaya çalıştığımız halenin içine tekrar kabul eden iki kelimeye indirgenmiş oluyor sadece.

Adına habercilik denen işkilli kavramı Gazze bağlamından çıkarıp sorguladığımızda; güç, tekel, iktidar, yalan, makyaj, manipulasyon, dezenformasyon, - dil de kendi sınırlarının dışına çıkıyor ne hikmetse – bunlar mı akla gelenler, çekiciler en az o beyaz, saydam ekrana gömülmek kadar.

Saydam ekrandan içimize akan ise Gazze’den çıkan dumanlar, feryat figan. Inarritu’nun gösterdiği gibi… Halimiz belirli gün ve haftalarda konuşmalar yapan politikacılar gibi, ters çevirin o aynayı.

Çocuklar, gene çocuklar, ölülerin üçte biri, bunu Hamas söyledi, anne-baba olmak üzerinden vurulduk bu defa. Anne-baba olmanın kutsal halesi gelip yerleşti dumanlı başımıza.

Kurbanları saymak, sivilleri, çocukları, ergen olanları olmayanlardan ayırmak ya da gözlüklüleri beyaz çoraplılardan; anne-baba olmakla, haberci olmakla, balıkçı olmak arasındaki olmayan farkları tanımlamaya çalışmak; her an üzerinden, andaki öznelerin acıları üzerinden en fazla da.

Ama yine de kınayalım, zalim ve mazlum, işgalci ve dört yandan sarılmış, Yahudi ve ateist, saldırgan ve kendini savunan İsrail'i, sırf bizi halelerimizin dışından konuşmaya zorladığı, sürüden kaçıp kurtlara koşma arzusu uyandırdığı, kendi içimizdeki derin karanlığı, her şeyden emin olduğumuz, tanrının yeryüzündeki yanılmaz sureti olduğumuz ikiyüzlülüğünü aynalara yansıttığı için, bir an için; sonra gidin ve kırın o aynaları…

b.e.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder