Türkiye'nin dış ilişkiler siyasası giderek sarpa sarıyor. Türkiye'nin yönetimi, Gazze faciasına gösterdiği facia yaklaşımın ardından AB'nin başkentine yaptığı ziyareti de katastrofik bir söylemle taçlandırdı.
Tam da AB süreciyle ilgilenen herkesin ortak şikayeti olan bir sorun ortadan kaldırılmış, dışişleri bakanlığı ile başmüzakerecilik konumları birbirinden ayrılmış, konuya taze ve dinamik bir yaklaşım getireceği düşünülebilecek bir isim başmüzakerecilik ve AB'den sorumlu devlet bakanlığı konumuna getirilmişti ki...
Erdoğan sahnede belirdi.
2004 yılından beri ilk kez Brüksel'e adım atan Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı, Türkiye'nin AB reform sürecinin yavaşlamadığı savının ardından, sürecin yavaşlamasının kendisini şaşırttığını ekledi. Sonra da Türkiye'nin üyelik hakkının haklılığını ve bakiliğini vurgulayıp bu çerçevede AB'den taleplerini sıraladı.
Burada dursa yanmayacaktık. Sonra Kıbrıs (GKRY) ile Türkiye'yi kıyasladı, GRKY için Türkiye yakmaya değer mi, siz karar verin dedi.
Gene durmadı, enerji faslını açmazsanız Nabucco'yu unutun dedi.
Dedi de dedi. Bizim çok aşina olduğumuz üslubuyla, kendince havuçla sopadan bir buket yapıp sundu. Biraz da üslubun sayesinde, havuçlar arada kayboldu, sopalar Avrupalıların gözüne gözüne girdi.
Bu üslubun pekişmesinde, İsrail-Filistin akut sorununa tepki koyma sınavından çakan söylemin de etkisi olmuştur kaçınılmaz olarak. Orada radikalizmin savunucusu olarak algılanan bir Erdoğan, AB salonlarında da radikal bir söylem değilse de (ki yılbaşından beri yaşanan doğalgaz krizinin birbirine kattığı bir Avrupa'ya ertesi gün gidip aynı silahı kullanmak biraz radikal karşılanmış da olabilir) radikal bir üslup sergileyince, tüyler daha bir diken diken oldu.
Erdoğan'a gelince, iç siyasetteki üslup, söylem ve edimlerinde takındığı radikal tutumların hemen hiçbirine AB'den tepki almayınca, onların radikal hallere herhangi bir biçimde tepki duymayacağını düşünmüş olabilir.
Oysa AB, görüntüde ve formalitede de olsa bir uygarlık iddiası üzerine kuruludur. Bilek güreşleri kadife eldivenle yapılır. Diplomasi, müzakere, karşılıklılık filan feşmekan, bir dizi iddiası ve ilkesi vardır. Avrupa "bully" sevmez. Avrupa'nın astımcı-kestimci, zorlamacı, zorbacı yaklaşımdan ne kadar hoşlandığını görmek için, A.B.D. ile ilişkilerinin son sekiz yıldaki seyrine ya da Rusya'ya bakış açısına göz atmak yeter.
AB'ye tehdit savurarak, "Kasımpaşalı yaparak," BENİM kadar önemli bir oyuncuyu kendi üyelerinden bile olsa bir zibidiyle bir tutamazsın diyerek, zaaflarını deşmeye çalışarak ve daha kötüsü bunu göstere göstere yaparak yaklaşamazsınız. Yaklaşırsanız olumlu bir sonuç bekleyemezsiniz.
AB'ye omuz/dirsek atarak giremezsiniz.
Bu asla şu demek değil, AB'ye karşı ricacı, boynu bükük, ulusalcıların deyimiyle teslimiyetçi bir yaklaşım sergileyin. Asla, Türkiye-AB ilişkilerinin geldiği noktada AB eleştirilmeli, Türkiye'nin haklı savları aklıselimle ortaya konmalı, yapıcı bir söylemle olası katkıları vurgulanmalı, uluslararası ilişkiler retoriği ve pratiğinin size sunduğu arsenalden (en azından pacta sunct servanda tezinden) sonuna kadar yararlanılmalı.
Ama bunu zerafetle, entelektüel birikimden nasibini almış bir halde, uzmanlıktan beslenerek, iyi paketlenmiş bir söylemle yapmak var. Bazı düşünce kuruluşlarının yaptığı gibi. Sopayı havucun içinde kaybederek. Diplomasiden ben en ufak bir şey çakıyorsam, havucun içindeki sopaların varlığı karşı tarafça her zaman bilinir, anlanır, sezilir. Ötesi fuzuli, hatta zararlıdır. Bunu söylerken aşikarı tekrar ettiğimden de en küçük bir kuşkum yok.
Son bir not olarak, Erdoğan ve ekibinin mesaj ve üslup geliştirmek konusunda profesyonel yardım almasını öneriyorum. İletişim danışmanlığı diye bir kurum bu yüzden var, kaş yaparken göz çıkarmanızı önlemek, içeride kullandığınız hoyrat, yıkıcı, yıpratıcı söylemlerin dışarıda yarardan çok hasar getireceğini size anımsatmak için. Denemekten zarar gelmez.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder