Üçlemenin üçünde dolanmadan konuşalım. Müslüman, Türk, erkek, çocuk sahibi, gazeteci vb. olarak var olmak; herhangi bir benzerlik üzerinden belirlenen en küçük ortaklık durumundan, en geniş ortaklık kümesi olan insan olmaya doğru giden sayısız katmana ait olarak var olmak, temelde, adına öznellik denen ve ne kadar birbirinden ayrı ve sayısız – suni ya da doğal - özlerden beslenirmiş gibi gözükse de doğal olarak aynı öz tarafından belirlenen bir kimlik ve kurallar manzumesinin içine hapsedilmiştir.
Bu hapsolunmuşluk hali, insan beyninin en temel düşünme, mantık yürütme ve karara verme yöntemini de ortaya çıkarır. Soyut kavramsallaştırmalar üzerinden varoluşa dair prensipler belirleme ve somut durumlara tepki verme yollarımız ise, ortak öze rağmen, çatallaşma eğiliminden kurtulamaz. Ancak bu çatallaşma her durumda, bireyin bilinçli kararı değildir; bu en genel haliyle soyutla somut arasında derin uçurumu aşıp koşutluklar, benzerlikler ve karşıtlıklar üzerinden bir temel yaratabilme eksikliğidir.
Anne, baba olmanın insana, çocuklarla ilgili özel bir duygulanım kapasitesi sağladığını varsaymak, bir yandan Tansu Çiller’in döneminde iyice çığırından çıkan faili meçhul cinayetleri bir yandan da çocuklara karşı ya da çocuklar üzerinden işlenen her türlü suçu anlamsızlaştıran bir bakış açısı haline gelir.
Aynı şekilde, gazeteci olmanın dördüncü kuvvet olarak tanımlanan bir iktidar aracının parçası, halkı bilgilendirme amacı güden evrensel bir aygıtın parçası, ya da bilgiyi kitleleri yönlendirme amacıyla kullanabilme kapasitesine sahip bir ağın parçası olmak anlamları arasında derin uçurumlar vardır.
Bireysel ve toplumsal düzeyde kullandığımız bütün tanımlama kipleri, benzer şekilde soyut ve somut durumlar için kullanılan verili farklı kelime haznelerine ve eylem planlarına haiz bir şekilde gelirler. Somut ve soyut durumları birbirinden ayırmak için kullanılan geometrik birim, çetrefillik olarak tanımlanabilir.
En açık haliyle, somut durumlara karşı tepki veren birey, ait olduğu dini, etnik, mesleki, cinsi, ırki grubun bütün verili değerlerini, insanlık alt birimi içinde eriterek hareket eden bir mekanizma haline dönüşür. Verilen tepki, bir yandan adı geçen aidiyetliklerden azade olarak düşünülemezken, bir yandan da, verilen tepkinin içerdiği değerler, ait olunan grupların tekil ya da çoğul halde ürettikleri değerlere yaklaştığı ölçüde, bireysel ve bireysel olma hasebi üzerinden de insanlığa ait değerler olarak görülme eğilimine girer. Tepki, ait olunan aidiyet katmanlarının evrensellikleri ölçüsünde evrenselleşir.
Bu evrensellik durumunun farklı biçimlerine geçmeden önce, soyut durumların, ya da en genel şekliyle, prensip oluşturma yollarının mantıksal/zihinsel/duygusal dizgesine bakalım. Bu noktada karşımıza en başta ve her şeyi belirleyecek şekilde, kutsal hale adı verilebilecek, soyut ancak nelerden ne kadar beslendiği tamamen belirli ya da belirlenebilecek olan bir üst-düşünsel çıkarsamalar manzumesi çıkmaktadır. Soyut haleler, aidiyetlerin özünü apriori belirleyen kurallar bütünü olarak da görülebilir.
Soyut haleler, halenin kuşattığı alan dahilinde konuşan ya da eyleyen bireyin, o haleyi oluşturan ve evrensel olduğu iddiası, genel olmasa bile geniş kabul gören önkabullerin dilsel ya da eylemsel kodlara dökülmüş hallerini tatbik etmesi kuralıyla beraber var olan bir gerçekliktir.
Bu, kaynağını, genel kabul gördüğü varsayılan, dünya dışından ya da içinden beslenen, insanlık adı verilen kavram üzerine düşünme egzersizlerinin sonuçlarından alır. Yaratılanı yaratandan ötürü sevmek ile insan hayatının en yüce değer olması arasında söylem ve kaynaklar açısından var olan farklılık, sonuçlar açısından yoktur. Aynı şekilde, insan hayatının kutsallığına atıfta bulunmak için kullanılan bütün fikirler manzumelerinin çıkış noktası, kaynağı ve var oluş nedenleri hiç sorgulanmamış, herkese içkin bir özellik olduğu kabul edilmiş, insanlık kavramıdır. İnsanlığın, yaşam pratiğinde yoksullara sadaka vermek ya da yayaya yol vermek şeklinde tezahür etmesi, insanlığın iyilikseverlik sınıfı altında cisimleşen yönleri olarak düşünülebilir. Aynı insanlık, içinde, azla yetinmek, iradeyi kontrol altında tutmak anlamlarında tokgözlülük, çalışkanlık, bağışlayıcılık, diğerkamlık, mutevazilik altsınıflarına ait olan sayısız yönle de zenginleşmiş, en geniş ve en belirsiz bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır.
İnsanlık tanımı yapılırken, sosyal bilimlerinin teori oluşturma sistematiğini uygularsak, bu alt sınıfların herhangi birinin içine dahil edilebilecek herhangi bir eylemin yarattığı kötü, istenmeyen ya da en açık ve doğal anlamıyla insanlık dışı durum, tanıma etki edecek değişkenlerin dışında bırakılmak zorundadır.
Bu dışarıda bırakılma halinin ve dışarıda bırakılan olgunun, en azından olguyu dışarıda bırakan teorisyenin belleğindeki yerini sonsuza dek koruyacak olması bile, teorinin esasına yönelik bir hatanın varlığını mütemadiyen koruması anlamına gelir. (Bu, teorinin pazarlandığı anda genelgeçerlik kazanmasını engellemez, ancak yine insanlık kavramının bir alt sınıfına dahil edilebilecek dürüstlükle ilgili ortaya derin bir sorun çıkarır ancak, kavramsal özellikleri bünyesinde barındırmayan bir teorisyenin ortaya attığı teorinin genelgeçerliğini sorgulayacak bir eleştirmen ortaya çıkana dek, bu sorun yok farz edilebilir.)
Bilgisayar programını insanlık kavramının kurulumunu anlatacak bir metafor olarak kullanarak ilerleyelim. Programın istenen her türlü işlevi yerine getirmesi için yazılan on binlerce satırın, ardışık ve bağımsız biçimlerde birbiri arasında kurduğu ilişkiler ağı, herhangi bir satırın ya da herhangi bir satırdaki bir karakterin değiştirilmesi ya da silinmesiyle tamamen yok olur, şanslıysanız, program istenen her türlü görevi yerine getirme kapasitesinden kaybeder. Aynı şekilde, insanlık kavramını kurgularken, kavrama içkin özelliklerden herhangi birinin test anında öngörülenden farklı sonuçlar verme ihtimali olduğunu görmek bile, kavramın tanımladığı şey olmaktan çıkması, başka, en azından eksik ya da hatalı bir şey haline gelmesine neden olacaktır.
Bu noktada, meseleyi daha anlaşılır kılmak için tekrar kutsal haleye ve kutsal halelere dair basit örneklere başvuralım. Siyasetçinin kutsal halesi, siyaset kurumunun varoluş nedenini ve aynı zamanda sınırlarını belirleyen kurallar derlemesidir. Bu, ideal durum olarak da kavramsallaştırılabilir, ancak ondan farklı olarak kutsal halenin, halenin içinden konuşan bireyi her türlü eleştiri ve kötülükten koruduğu var sayılan bir güç olma özelliği de bulunmaktadır. İdeal durum ise, tamamen soyut, erişilmez ve hatta hayat pratiği dışındadır, bireyin gündelik eylem ve söylemlerine nadiren yansır. Aynı zamanda ideal durum, en az bir kişinin inandığı bir değer olma özelliğini taşır, ancak kutsal hale, en başta halenin içinden konuşanlar için olmak üzere, böyle bir inançtan beslenmez.
Başbakan Erdoğan’ın dünya basın gününde basın özgürlüğünü demokrasinin en temel ilkelerinden biri olarak tanımlaması, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün her türlü ayrımcılığa karşı söylemleri; siyasetin gerçekten var olmayanı dile getirme sanatı olduğu varsayımıyla siyaset dışına kayarsak – ve böylece de bir yandan siyasetin hayatın her alanında olduğu savını tamamen geçersiz kılacak bir eyleme girişip şu an ya da ileride kendimizle çelişerek bütün kurguyu hiçliğe indirgersek – gazetecinin kendi amacının halkın doğru bilgilendirilmesi olduğunu vaazetmesi, manavın bütün sattıklarının taze olduğunu savunması, annenin çocuğu için hep en doğru şeyleri yapmış olması, ya da bireyin kendini savunma mekanizması dışına taşarak, milyonların Gazze’de yaşanan dramı lanetlemesi örneklerine de inebiliriz.
Bu noktada, soyut ve somut durumların değişkenliği ve durumlardan herhangi birinin hiçbenzemezliği ilkesine girmiş durumdayız.
Grup aidiyetini sarmalayan kutsal haleler en üst grup olarak insan olma, insanlığa ve insaniyete ait olma hallerini de kapsar. Bir gruba aidiyetin halesi ile insanlığa dahil olmanın yarattığı hale, pratik işleyişte birbirleriyle mütemadiyen çatışır. Çatışma durumlarında, kural olarak ise, daha büyük grubun genelgeçer kabullerinin daha küçük olan grubun kabullerinden önce geldiği kuralı işletilir. Emri uygulamak-emri sorgulamak ikilemi buna örnek olarak verilebilir.
Bosna Savaşı sırasında Hollanda birliklerinin görev yaptığı Srebrenica’da yaşanan katliamın, bu ikilemden kurtulunması halinde önlenebileceği hala tartışma konusudur. Aynı şekilde, Nürnberg Mahkemesindeki yargılamalar sırasında, emre itaat ettiğini söyleyen subayların hiçbiri, askerlik mesleğini kuşatan halenin insanlığı kuşatan haleden daha dar kapsamlı ve daha az savunulabilir olması nedeniyle, cezadan kurtulamamıştır. Benzer şekilde, İstiklal Mahkemeleri’ndeki yargılamalar sırasında verilen idam kararları bir kutsal hale çerçevesinde meşrulaştırılıp uygulanırken, uygulayıcı ve karar vericilerden bir kısmının anılarında, daha yüksek bir halenin içinden konuştuğu için, eylemlerinden pişmanlık duymuş bireyler bulmaktayız.
Kısacası, soyut durumlarda bizi koruyup kollayan ve somut durumları tamamen dışarıda bırakma lüksüne sahip olarak söylem ya da eylemde bulunmamıza imkan ve hak tanıyan kutsal haleler, somut durumlarda ise, seçici geçirgen bir hale dönüşmeye meyleder. Bu meyil, bireyin istediği an kutsal halenin dışında konuşmasını ya da hareket etmesini sağlar ve meşrulaştırır. Ancak birey bunu yaparken, bir savunma mekanizması olarak, somut durumun başka bir kutsal hale üzerinden filtrelenmiş meşrulaştırma araçlarını en becerikli şekilde kullanır.
Bu noktada, örneğin, sesin çoğalması, tekleşmesi ve yok olmasının arkasında yatan nedenlerin irdelenmesi, aynı öze sahipmiş gibi görünen bütün durumların aslında farklı ve benzeşemez kaynaklardan çıktığını, ve birey ya da grupların her durumda, her durumun kendine özgü meşrulaştırma yöntemlerini en akılcı biçimde kullanma kapasitesine sahip olduğunu ortaya koyacaktır.
11 Eylül saldırılarının yarattığı dramatik ve had safhada teatral ortamda, adına uluslararası toplum denen aygıtın, kavram yerleşti yerleşeli, ilk kez tek ses haline dönüşmesi ve ABD’nin, herkesin bir şekilde şüphelendiği, Irak’ta kitle imha silahlarını varlığına dair savlarını görmezden gelerek, Saddam Hüseyin’i devirmek üzere ülkeye girmesine cevaz vermesi; bu süreç içerisinde kutsal hale kavramı içerisinde bütün devlet adamlarınca demokrasi, çok seslilik, fikir hürriyeti vb. kavramları üzerinden ululamakta hiçbir beis görmeyeceği sesini çoğaltan kalabalıkların hiçbir etkisinin olmaması önemli bir örnek olarak karşımıza çıkar.
Aynı şekilde Afganistan’ın işgaline cevaz veren milyonlarca sesin, seslerin ikiyle çarpılması anlamına gelen kol, bacak ve ayakların, Irak’ın işgali öncesindeki derin sessizliği, sonrası karşı kampa ait olarak yeniden sahneye çıkmaları, süreci biraz genişleterek çelişmezlik ilkesine aykırı hareket edildiğinin göstergesi olarak ortaya çıkar.
Uluslararası hukukun duayenlerinden ve dünyanın en namlı insan hakları savunucularından Richard Falk’un, Afganistan’ın işgali için, Bush doktrini paketinin dünyaya hediyesi olan önleyici savaş (preventive war) kavramına başvurmamayı yeğleyerek uluslararası hukukta var olmayan yeni bir kavram üreterek, ABD’nin savunma gereksiniminden (Defensive necessity) hareket ettiğini söylemesi ve Afganistan işgalini tartışılmaya açılan yeni bir kavram üzerinden meşrulaştırma girişimi de aynı ilkeye ters düşer. Bununla birlikte kavramın tartışıldıkça ve özellikle akademi dünyasında olumlu ya da olumsuz yer buldukça kendi kendini meşrulaştırması da, çelişmezlik ilkesinin temeline atılan bir bomba etkisi gösterir.
Ancak bütün bu durumlar ve soyutla somutun, prensipvari görüşlerle ya da yıkılmak üzere kurulmuş prensiplerle yaşam pratikleri arasındaki uçurumun aşılması hayal değil. Uçurumun farkında olmayan bireyin yapıp ettiklerini ve uçurumun farkında olarak hareket eden birey ve uluslararası aktörleri de ikinci plana atarak, hem farkında olan hem de çelişmezlik ilkesini yaşama geçirmek isteyen bireyin yapması gerekenlere odaklanalım.
Bu yazıda ortaya konmaya çalışılan bütün görüşler, aslında çelişmezlik ilkesine ulaşmak isteyen bireyin yaratacağı düşünce sistematiğinin de, teorisyenin cehaleti, uzgörü eksikliği ya da ufku ölçüsünde kırılgan olacağını kanıtlıyor. Ancak bütün noktaları fikri ya da eylemsel denemelerin öncesine koymak, her halükarda ikiyüzlülük ve sistemin kendini daha güçlü bir biçimde var etmesi için yaratılan bir imkan olarak ortaya çıkıyor. (Tam da bu yüzden, deneme öncesinde sadece bir virgülden medet ummak yeterli olacaktır. )
Bireyin her kim olursa olsun, sistemde herhangi bir değişiklik yapamayacağını bilerek işe başlaması gerektiği önkabulü çelişmezlik ilkesinin en önemli gereklerinden biridir. Birey bütün hayatını sadece kendi içinde bir değişiklik yapma arzusu ve iradesiyle yaşama gücüne sahiptir, ancak bu bile en küçük bir değişimle sonuçlanmayabilir. Bu, kendisini küçük kıyamet metaforu üzerinden açıklayabilecek bir düşünce biçimi; öyle ki kıyametin var olması ya da olmaması arasında hiçbir fark yoktur. Kıyamete kaç kişinin inandığı ya da inanılan kıyametlerin farkları da mühim değildir. Ölüm, hangi zamanda ve mekanda olursa olsun, gelecekte böyle olmayabileceği varsayımıyla birlikte, bugüne kadar geçen süreç içinde bütün insanlar için eşit derecede gerçektir. Bu gerçekliği, başka bir düşünce geleneğinden ödünç alarak küçük kıyamet olarak tanımlamak, sistem ve kendi ikilisini tartışmak için önemli bir alan yaratır.
Her an, herkes için değişebilen, sayısız veçhesi olan sisteme karşılık olarak, bireyin sadece kendi için ve kendi özelinde kendini tanımlaması ve bu tanım üzerinden hayatını kendini değiştirmeye vakfetmesinden bahsediyoruz. Bu noktada, bireyin de zaman içinde kendiyle ilgili bütün fikirlerinin değişebileceği savı ortaya atılabilecek olsa da, belirli bir anda kişinin kendine dair değişim kararını vermesiyle birlikte, süreç içerisindeki değişimi sürecin bir parçası olarak görme eğiliminde olacağı rahatlıkla söylenebilir.
Böylece karşımıza, hayatını, hangi yol ve yöntemle olursa olsun, hangi yöne doğru olursa olsun, değiştirmek isteyen, ve sistemi hiçbir şekilde değiştiremeyeceği önkabulüyle yola çıkan bir birey çıkıyor. Bu bireyin, kendine, çelişmezlik ilkesini önkoşul alarak belirlediği ana kurallar üzerinden değişim ya da bir değişim eylemi olarak prensiplerini koruma hareketi, soyut ve somut hiçbenzemez durumlar karşısında aynı tepkileri vermesiyle mümkün olabilir.
Bu, pratiğe indirgersek, örneğin, kendisi için istediği her şeyi başkası için isteme prensibini benimsemiş bir bireyi, kendisi için istediği her şeyi başkası için de isteme prensibini her durumda uygulama sorumluluğu ve zorunluluğuna hapseder. Metnin en başında bahsettiğimiz hapislik halinin bir benzeri olan ancak ondan tamamen farklı olarak çelişmezlik ilkesi üzerine oturtulmuş bu hapis halinin yaşam boyu sürmesi, bireyin kutsal halelerden kurtulması ve bütün meşrulaştırma araçlarını yok saymasını beraberinde getirecektir. Bunun bir zihniyet değişimini de beraberinde getirmesi beklenemeyeceği için, bireyin her an meşrulaştırmanın, kutsal halelerin, duruma göre değişirlik ilkesinin iğvasına kapılması mümkündür; bundan kurtulmak ancak ve ancak her an en üst seviyede tek bir amaca yoğunlaştırılmış iradenin zayıflamasını engellemekle mümkündür. Bu tür niteliklerin yarattığı çerçevede yaşayan bir kişinin, yaşam ve düşünce biçiminin taklit edilmesi, yayılması ya da toplumsal bir hal alması, kişinin ilgi alanı dışında kalmak zorundadır. Zira, böyle bir durumun karşı konulamaz çekiciliği iradenin çok güçlü darbeler alarak zayıflaması ve çelişmezlik ilkesinin ihlal edilmesiyle sonuçlanabilir.
Bu durum, aynı zamanda, en azından sadece genelgeçer olduğu için, insanlık kavramının reddedilmesini ve reddetmenin hemen ardından bireysel düzeyde yeniden kurgulanmasını da gerektirir. Zira, diğer sayısız kavram ve sınıfın üst sınıfı olarak kabul ettiğimiz insanlık, meydan okumanın birinci aşamasıdır.
Kişinin bu noktada dikkatini yoğunlaştırması ve kendine karşı dürüst olma kuralını temel erdem olarak benimseyerek odaklanması gereken durum, dışsal olarak insaniyetten beslenir görünen eylemlerin gizli amaçlarıdır. Kişi, eylemlerinin kendine özgü ve kendinde saklı amaçlarında çelişmezlik ilkesini yakaladığı anda, prensipvarilikten prensip sahipliğine adım atabilir. Siyasi aktör ve durumlarla ilgili olsun ya da olmasın, dışsal olarak insaniyeti çevreleyen kutsal halenin içinde görülmesi hasebiyle övülen, benimsenen, kabul gören ve zaman içinde genelgeçerleşme şansına sahip olan her türlü düşünce ve eylemin içsel saiklerine odaklanılmadığı müddetçe, hem bireyin hem de sistemin kendini yeniden ve aynı yanlışlar üzerinden üretmesinin önüne geçmek mümkün değildir; böyle bir durumun kabulü aynı zamanda, bilinçsiz, ya da tartıştığımız durumda bilinçli olarak ikiyüzlülüğü yeniden üretmenin kabul edilmiş olduğu anlamına gelir, ve sistemi değiştirme saikiyle hareket ettiğini söyleyen bir bireyin teorisini temelden çürütür. Beyhude bir çaba olarak görülebilecek, sistemi yeniden düzenleme derdinde olan birey için ise, böyle bir çelişki ve ikiyüzlülüğün hiçbir tehlikesi olmadığı dahi söylenebilir. En başa dönersek, kendi içinde çelişmezlik ilkesini temel alarak yarattığı temel prensipler üzerinden hayatını sürdürme kararı vermeyen/veremeyen birey ya da karar verdiği halde zaman zaman kararına aykırı davranan birey ve bu bireylerin yarattığı dünya, içten içe ikiyüzlülüğün, insanlık kavramının en temel öğesi olduğunu bilmenin ve bütün varlığını bu çelişkinin yarattığı acının pençesinden kurtulmaya çalışmanın lanetiyle bir arada yaşayacaktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder